10 Nisan 2018 Salı

REENKARNASYON NEDİR?

                                         REENKARNASYON NEDİR
                                            BİLİMSEL AÇIKLAMASI

bu yazımızda sizlere reenkarnasyon inancın hurafe, batıl bir inanç olduğunu söyleyip sizlere bu inançtan uzak durmanızı tavsiye ederdik. Biz bunu yapmayacağız, biz bunun açıklamasını yapmanın ve sizin mantığınıza hitap etmenin daha uygun olacağını düşündük, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar..

   - reenkarnasyon nedir?

Öldükten sonra, farklı bir beden ile tekrar dünyaya gelmeye reenkarnasyon denilir. Bu inancın çıkış noktası hindistan yöresi. hinduizm, jainizm, sikhizm, hatta budizmin yeniden doğma inancınıda reenkarnasyon olarak görebiliriz.

   - reenkarnasyon inancında yaşanılan klasik olay ne?

Yeni bir beden ile tekrar dirildiğini iddia eden kişi, bir evvelki hayatını hatırladığını iddia eder ve ilginç olanı o hayat hakkında anlattıkları doğru çıkar.

   - insanları bu inanca ikna eden unsur ne?

Yeniden doğduğunu iddia eden kişiler bir önceki hayatta kimi yaşadığını iddia ediyorsa o kişinin özel hayatı hakkında detaylı bilgilere sahip. İnsanları ikna eden, neden olmasın olabilirde dedirten nokta bu!

Reenkarnasyon inancının altından yatan oyun ne?

Tekrar hayata geri döndüklerini iddia eden insanlar, bir evvelki bedenin yaşantısından bilgiler aktarır; siz bizim kültürümüzde ve dinimizde geçmiş olaylardan bizleri haberdar edebilen varlıklar tanıyormusunuz? Örneğin: eşyalarınızı kaybettiğiniz an veya geçmiş olaylardan haber almak istediğiniz zaman kime gidersiniz? Tabiiki cinci hoca veya medyumculara. Bizler kendimizi şanslı hissetmeliyiz çünkü bizim dinimiz bizleri cinlerin varlığı ve onların oyunları hakkında haberdar eder. Bizler onların oyunlarına gelmemek için kendimizi bilgilendirebilir, önlemlerimizi alabiliriz, başka kültürler ama böyle bir lütfa sahip değil.

Onlar geçmiş olayları anlatabilen birini gördükleri an, bunu gerçek kabul eder. O kişide ya altıncı his, üçüncü göz gibi özel yeteneklerin var olduğuna inanır, ya da o kişinin tekrar dirildiğini düşünür.

   - cinler bu tezgahı nasıl kurar?

Bir insana cinler nasıl bulaşır bu konuyu Kur'an-ı Kerimde araştırabilirsiniz, bizler bu konuda fazla detayına girmeyeceğiz;

"şeytanlar kime iner size haber vereyimmi; onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler" (Şuara Süresi; 221-222).

Cinler genelde Allahtan uzak bir yaşam sürdüren, iftira ve yalanlara düşkün olan, cinler alemine merak duyan ve cinler ile içli dışlı yaşayanların (uzak doğu halkları) üzerine iner. Cinler geçmişi nasıl görür? Einstein'e göre eğer bir cisim güneş ışınından daha hızlı hareket edebilirse zamanda geriyede gidebilir. Cinler güneş ışınından daha hızlı hareket edebiliyormu, edebiliyor. Geçmişe nasıl gidebiliyorlar? Geçmişe fiziki mekan olarak gitmelere mümkün değil, onlar sadece ilahi bir düzenekten yararlanıyorlar, nedir o düzenek. Yeryüzünde yaşanılanları zaman kayıda alır ve bu kayıdı o noktadan bir uydu yayını gibi göğe ışınlar. Bu yayın akışı güneş hızı ile gerçekleşir. Siz eğer güneş ışınından daha hızlı hareket ederseniz, o gün göğe çıkan yayını yakalar, biraz daha hızlı hareket ettiğiniz içinde bir evvelki gün, hafta veya yıllar önce göğe doğru akan olayları görebilirsiniz. İnsan ile cin arasındaki iletişim nasıl gerçekleşir? Ya cin o kişinin içinde olur ve o kişinin ağzı ile konuşur (reenkarnasyon ve hipnoz), ya da o cin bedenin dışında olur ve o kişiye o bilgileri fısıldar (medyumcular). Bu arada hipnoz esnasında konuşan kişinin kendisi değil, bu büyük bir yalan. Bilinçaltı dil'e gelemez, dil'e gelen o bedende yaşayan cin, bu bilgiyide bilmenizde yarar olduğunu düşünüyoruz! İnsanın kendi irade gücü genelde cinlerin enerjisinden daha büyük bir enerji salgılar yani insan istemediği müddet bir cin o insanın bilincini kontrol altına alamaz. Eğer o cin'le konuşmak istiyorsanız ilk önce kişinin iradesi buna izin vermesi gerekiyor, örneğin hipnoz. Reenkarne edildiğini iddia eden bireylere baktığınızda da bunların genelde ergenlik çağında olan bireyler olduğunu görürsünüz yani bilincin henüz gelişmediği bireyler bu iddiaları ortaya atar.   

Reenkarnasyon bir şov inancı

Bizler kendimizi bol lütüfa mazhar olmuş kullar olarak görmeliyiz, bizler bir mucize kaynağına sahibiz, bize doğruları anlatan ve bize nereden gelip nereye gideceğimizi bildiren bir rehbere sahibiz (Kur'an-ı Kerim). Biz başkalarını İslama davet etmek istediğimiz zaman Kur'an-ı Kerime işaret ediyoruz, Kur'an-ı Kerimde gerisini bizler için hallediyor. Böyle bir nimete sahip olmayanlar, yeryüzüne yayılmak ve yeni kitlelere ulaşabilmek için doğaüstü birşeyler sergileme zorululuğunu kendilerinde hissseder. Uzak doğu inançları böylesine bir çıkmaz içinde, onlar bir zorunluluk bir eziklik psikolojisi içinde mürid kaybına uğramamak ve ilgi odağı olabilmek için birşeyler sergilemek ve göstermek zorunda. Sergiledikleri yeteneklerde mucize içermez, bizim andoluda her cinci hoca veya medyumcunun yapabildikleri şeyler olur; ya birinin geçmişini, özel hayatını size anlatarak sizi ikna etmeye çalışır ya da uzak doğu sokaklarında olduğu gibi sokak gösterileri ile insanları kandırır. Batıl inançların dini liderleri bu gösteriler sayesinde mürid toplar ve makamlarını ayakta tutar. Bu yazı vesilesiyle şunuda bilmenizde yarar olduğunu düşünüyoruz; budizim inancına göre tibetin dini lideri dalai lama öldüğünde onun ruhu bir çocuğun bedeninde, dünyaya geri döner. Hangi çocuğun bedenine indiğini tespit etmek içinde çocuk adayların önüne farklı cisimler koyulur. Hangi çocuk bir evvelki dalai lama'nın seçtiği cisimi bilirse, budizmin kurucusu shakyamunin ruhu ona indiği inanılır ve yeni dalai lama o olur. Olayın perde arkası nedir; ölen dalai lamanın içindeki cin binlerce yıl yaşar, bin yıllardır aynı cisimi seçen kendisi olduğu içinde hangi çocuğun bedenini tercih ediyorsa o çocuğa o cisimi seçtirir. Sergilenen bu tiyatro baştan sonuna kadar kirli bir oyun, maalesef insanlarda bu kirli tezgaha kanıyor.

   - reenkarnasyon yöresel bir inanç

Reenkarnasyon inancına baktığımızda bunun bin yıllarca sadece belirli bir yöreye mahkum kılındığını, o yöreden dışa çıkmayı başaramadığını görüyoruz. Günümüzün iletişim çağı bu inancın yayılımını hızlandırmış olabilir ama bin yıllardır bu hiçte böyle değildi. Geçmiş çağlarda durum nasıldı? Eski çağlarda bu inanç ne zaman bir yöreden dışa çıkmaya çalıştıysa karşısında bir şahsın direnişi ile değil toplumun tamamının direnişi ile karşılaşmış, yani toplumsal baskı o inancın yayılımını sınırlamış. Cinlerin bir kişiyi kandırması büyük bir sorun olmayabilir ama toplumun tamamını kandırmak hiçte kolay değil. Örneğin; bir anadolu insanı yeniden dirildiğini iddia etse, o kişi ya bir hocaya götürülür ya da onunla dalga geçilirdi. Yaşadığı ortam bu iddiayı asla onaylamaz, kabul etmez, o kişi ile dalga geçilirdi ve o kişide bir müddet sonra o iddiasından vazgeçmek zorunda kalırdı. Bunu ortaçağın avrupasında yaşayan birisi iddia etmiş olsaydı o kişiye kilise tarafından şeytan çıkartma ritüeli uygulanır veya yakılarak öldürülürdü. Tarihe baktığımız zaman Kitap Ehli Dinler; İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik bu tür batıl inançların kendi topluluklarında yayılımasına izin vermemiş. Bu oyunu tezgahlayan cinler toplumsal bir direniş ile karşılaştıkları için bu oyunlarını günümüzün iletişim çağına kadar, belirli bir yöreden dışarıya çıkaramamış. 

Kimler kendisini reenkarnasyon inancına kaptırır?

Reenkarnasyon inancına iki tür insan kendisini kaptırır, birinci grubun buna yöresel bir bağı bulunur bu insanların aileleri, akrabaları, komşuları ve yaşadıkları bölge buna inanır. Böyle bir ortamda doğan ve büyüyen birisi bunu sorgulamadan benimser ve buna inanır. Reenkarnasyon inancına kendisini kaptıran ikinci grubun ise buna ne yöresel bir bağı bulunur ne de dini, bunlar günümüzün iletişim çağında ortaya çıkan, içinde doğup büyüdükleri din ve kültüre bir bağ kuramayan, kendilerini ruhsal bir boşluk içinde hissedip bir arayış içine giren kişiler.

   - değerlerinize sahip çıkın, sahip çıkmazsanız yolunuzu şaşarsınız

Hayatınızı hangi kurallar doğrultusunda yaşıyorsunuz, siz daha çok dini emirlerin koyduğu sınırlar doğrultusundamı yaşantınızı sürdürüyorsunuz yoksa yaşadığınız yörenin örf ve adetlerine göremi, yoksa siz hayatınızı her anı doya, doya yaşa (carpe diem) felsefesine göremi yaşıyorsunuz? İnandığınız şeyler sadece sübjektif bakış açılarınızı belirlemekle yetinmez, inançlarınız ayrıca sizlerin hal ve hareketlerine sınır koyar, size hangi davranışların uygun olup olmadığını söyler. Dini emirlere bağlı olan birisi bu kurallara boyun eğer ve bu inancın koyduğu sınırlar içinde hareket etmeye çalışır. Din ve kültürel değerler sizleri terbiye eden sizleri belirli sınırlar içinde tutan unsurden bazılarıdır. Eğer bunlara benzer hayatınızda nefsinize sınır koyabilecek değerler yok ise, o zaman sizin kabulleneceğiniz ve yapabileceğiniz şeylerin sınırı olmaz, vakti gelir nefsiniz kendisine tanrı sıfatını yakıştırır, vakti gelir bir hayvanla ilişkiye girer vakti gelir kendisinin yeniden dirildiğine inanır!

Reenkarnasyon psikiyatri ilmine, İslam dini ve genel mantığa aykırı

   - reenkarnasyon ve psikiyatri ilmi

Psikiyatri bilim dalı farklı kişilikleri barındıran bedenleri bir hastalık olarak görür ve bunlara farklı tıbbi isimler atar (örneğin; multiple personality disorder). Daha önceki hayatınızda bir kadın olduğunuzu düşünün ve bu sefer bir erkeğin bedeninde tekrar dünyaya gönderildiğinizi düşünün, iki farklı duygu arasında yaşayan bir ruhun ne kadar sıkıntılı bir hayat geçirebileceğini tahmin edebiliyormusunuz? Şimdi yüzlerce veya binlerce farklı insan ve hayvan hayatını yaşayan ve geçmiş yaşantılarını hatırlayan bir ruhu düşünün, size böyle bir düzen üzerine kurulu bir dünya mantıklı geliyormu? Sizce böyle bir düzen üzerine kurulu dünyada insanoğlu ruhsal boyutu sağlıklı ve dengeli bir yaşantı sürdürebilirmi?

   - reenkarnasyon ve genel mantık

Reenkarnasyon inancı kendi içinde tezatlar ile dolu, örneğin bu inancın savunucuları tekrar dirilişten bahseder ancak bunlardan sadece birkaçı daha önceki hayatını hatırlar. Bunların bilginleri ilk önce şu iki soruya bir açıklık getirmeli;

1) reenkarnasyon inancında geçmiş yaşantılar hatırlanırmı hatırlanmazmı? Eğer eski yaşantılar hatırlanıyorsa, neden o zaman kendi toplulukların tamamı bunu hatırlamaz, neden bunu sadece bir kaç kişi hatırlar? Eğer hatırlanmıyorsa o zaman daha önce yaşadıklarını nereden biliyorlar?

2) Tekrar dirilişi kendi topluluklarına has bir olay olarakmı görüyorlar yoksa bu bütün canlılar içinde geçerlimi? Bu bütün canlılar için geçerli ise, yani evrenin tamamı yeni diriliş üzerine kurulu ise neden ben ve benim gibi 6 milyar daha önceden var edildiğini hatırlamaz? Ama eğer yeniden dirilmeyi kendilerine has bir ayrıcalık olarak görüyorlarsa, o zaman bu ayrıcalığın kaynağı ne, onuda lütfen bizlere bi' açıklasınlar.

   - reenkarnasyon ve İslam inancı

Reenkarnasyon inancına sahip insanlar bu dünyanın ebedi var olacağı inancını taşır, onlar ahiret hayatı veya mahşer gününe inanmaz. Onlar kendi ruhlarının bu dünyada sürekli yeniden dirileceğine, bu dünyada ebedi bir hayat sürdüreceklerine inanır. Bu inanç tabiiki İslam dinine ve kitap ehli olan diğer dinlerin özüne ters düşer. Kur’an-ı Kerimin nice Ayetleri ölümden sonraki hayattan ve sorgulamadan bahseder.

Reenkarnasyona inanmakta çok dikkatli olmalısınız çünkü buna inandığınız an Kur’an-ı Kerimin özüne ters düşersiniz, bu da İslam dininden çıkmanıza sebep olabilir.

İslami yönden reenkarnasyonu incelediğimizde aklımıza gelen ilk sorular şunlar; farklı bedenler ile dünyaya gelirseniz mahşer gününde bu yaşantılarınızın hangisi ile sorguya çekileceksiniz? İslam dini bu dünyanın acı ve üzüntü içeren bir yer olduğunu söyler, bu dünyayı bir defa yaşamak kendi başına nice sıkıntılar içerir, bir insanı sürekli reenkarne ederek bu dünya sıkıntılarını defalarca yaşatmak sizce ne kadar mantıklı?

   - Ayetler

Şu Ayetler bize bu dünyada sadece bir şansımızın olduğu, bunu değerlendirdik değerlendirdik, değerlendiremediysek ikinci bir şansa sahip olmadığımızı anlatır; “nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni geri gönder,"-


"Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." Hayır, boş bir söz, onun söylediği söz. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları günedek bir berzah (“berzah”, ölüm ile başlayıp, yeniden dirilmeye kadar geçen süreyi ifade eden dini bir terimdir) var” (Mü’minun Süresi; 99-100).

“De ki: Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz. Günahkârları bir görseydin! Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak şöyle derler:

"Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim; çünkü biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz." Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik!” (Secde Süresi; 11-13).

“Onlar, orada şöyle feryat ederler: "Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yaptıklarımızdan başka, salih bir amel yapalım." Onlara denilir ki:

"Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın bakalım azabı! Çünkü zalimleri kurtaracak yoktur" (Fatır Süresi; 37).


Kur’an- ı Kerimin bahsettiği iki defa öldürme ve diriltme hadisesi nedir?

Reenkarnasyon inancını savunan kişiler bu inancı destekleyebilecek deliller, argümanlar arar ve bunu Kur’an-ı Kerimin içinde bulduklarını düşünür; “kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?" (Mü’min Süresi; 11).

Kendilerini reenkarnasyon inancına kaptıranların İslamla hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen, sadece görüşlerini tasdiklemek ve İslam kültüründe bu inancı yaymak için Kur’an- ı Kerimi bu oyuna alet eder ve kendi tezlerini desteklemek için bu Ayeti öne atar. Bu Ayetten iki defa yeryüzüne indirildiğimiz anlamını çıkaranları aydınlatalım, çünkü halkımız İslami konularda bilgin değil, rahatlıkla bu şarlatanların sözlerine kanabilir;

(1) o Ayette yeryüzü ifadesi geçmez, yani iki defa dirilip öldürülmenin yeryüzünde gerçekleşeceğinden bahsetmez. Reenkarneciler bu iki yaşamın, ikisininde yeryüzünde gerçekleşeceğini bu Ayetin neresinden çıkarır?

(2) Bu Ayet sadece iki yaşamdan bahseder, reenkarnasyon inancı ise onlarca defa dirilmekten, yaşamaktan bahseder. Bu Ayet yaşamı ikiyle kısıtlar, reenkarnasyon inancında kısıtlama bulunmaz.

(3) Bu Ayetin açıklaması nedir, o zaman? Bu Ayetin bahsettiği iki yaşamdan birisi ruhlar alemidir (kalu bela). Bunu Kur'an-ı Kerim şöyle izah eder;


“bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık)” (Araf Süresi; 179).

Ruhlar var edildiği yani yaratıldığı an Allah onlardan kesin söz alır, yeryüzüne indirildiklerinde Allaha iman edeceklerine ve onun emirleri doğrultusunda yaşayacaklarına dair bir söz. Ruhlar bu şahadeti getirdikten sonra öldürülür, taaki ana rahminde tekrar canlanıncaya kadar. Bu Ayetin bahsettiği birinci ölüm ruhlar âlemindeki ölümdür, ikinci ölüm ise yeryüzünde vukuu bulacak ölüm. Birinci ölümü hatırlamıyoruz çünkü o an beden yani bilinç, hafıza ortalıkta yoktu, ama bir sonraki ölümümüzü hatırlayacağız!



                                                              🌷🌹£.£🌹🌷

7 Nisan 2018 Cumartesi

TÜRKİYENİN BAĞIMSIZLĞI VE DEMOKRATLAR

Türkiye emperyalizmadan kurtulup, söylenildiği gibi tam bağım- sızlığına kavuştu mu, Lozan kayıp mı, kazanç mı tartışmaları devam ederken, kaderimize şekil veren Lozan’a ve “ulus devlet” anlayışımıza bir bakalım.
Nurlar’da da var olan, Büyük Doğu’nun “Lozan’ın iç yüzü” makalesinde İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon:
“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulus birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”(..)
Lozan Muahedesi’nden sonra, İngiltere Avam Kamarası’nda “Türkler’in istiklâlini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevab: “İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.”(..)
Mısır Hahambaşısı Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.”
Evet, Türkiye; vatanımıza ve mukaddesatımıza asırlardır göz diken müstevlilerin düşman postalından kurtuluş mücadelesinde, asker ve milis kuvvetlerin yardımıyla kurtuldu.
Ecnebî süngüsü ve bayrağından kurtulmasına kurtuldu da, bizi var eden şeair ve istinad noktaları olan, bâhusus Anadolu coğrafyasına 2000 serdengeçtinin İ’lâ-yı kelimatullahı yaymak vazifesi için gelip, altı Bizans tekfurluğu ortasına “otağ” kurduğu, 600 sene İslâm bayraktarlığı yaparak elde ettiği Osmanlı ruhu, esaret altına alındı. Hem de kendi prangamızla.
Üç kıt’aya hakim olan İslâm’ın adaleti, pusuda bekleyen Dünya’yı nifakla yönetmek isteyenlerin işine gelmiyordu. Taht kavgaları, adalet-i mahzayı terk etmemiz ve dinden taviz vermelerle başlayan çöküş, kaleyi içten çökertme plânlarına zemin hazırladı.
Selânikli Sebatayistlerin Osmanlı idaresini ele geçirmesiyle iyice gün yüzüne çıkan mânevî işgâl; Cumhuriyet ve bağımsızlığa rağmen, komitelerin inisiyatifindeydi.
İdarecilerin çok dile getirdikleri, “Yurdumuzu düşmanlardan ve mandacılıktan kurtardık” sözleri gizli ivazlarla “tam bağımsızlık” havada ve hamâsette kaldı sadece.
Son Afrin operasyonları ile İncirlik Hava Üssü tekrar Türkiye’nin gündemine oturdu. Bir yandan PYD’ye toprağımızdan silâh gittiği iddia edilirken, diğer yandan terörü bertaraf etmek için, şehitler verdiğimiz sınır ötesi harekâtta, gerçekte kiminle dost kiminle düşman olduğumuz muamma.
Suriye’de bir yandan ABD, diğer yandan Rusya ile Astana mutabakatımız ve İncirlik üssünün kullanılışı ki; tam bir paradoks.
Sadece İncirlik mi?
Malatya Kürecik, Trakya, Karadeniz ve daha çoğunu bilmediğimiz bölgelerdeki üslerle çepe- çevre kuşatılmışız.
Evet, belki NATO ve BM ile mutabakat gereği konuşlandırma imzaları atmış olabiliriz, ancak İslâm birliğine darbe vurmak için kullanılmamalı.
İŞTE DEMOKRATLAR, İŞTE İRADE
Demokratların nice bedeller ödediği, angajmanlara bağlı, an- cak dengeli politikalarla Ortadoğu’da (1967) ve Kıbrıs’ta (1975) nasıl bir strateji takip ettiği unutulmuş görülüyor.
Bir anektod: 1974’te ABD’nin karşı çıkmasına rağmen gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın faturası “TSK’ya silâh ambargosu konularak” kesildi.
ABD ve NATO ülkelerinden TSK’ya artık tek bir cıvata bile verilmeyecek, satılmayacaktı.
1975’te Başbakan olan Süleyman Demirel’e elinde demir bir çubukla gelen Genelkurmay başkanı Sancar; “Sayın başbakanım bu demir olmadan paraşütlerimiz açılmıyor, asker de uçağa binmek istemiyor” deyince Demirel, kucağında bulduğu “silâh ambargosu” dolayısıyla hem üzgün, hem öfkeliydi.
Ankara’ya gelen dönemin Dışişleri Bakanı Kissinger ve daha sonra Brüksel’de konuştuğu ABD Başkanı’nı Ford’a “Ambargonun ABD ile Türkiye arasındaki ilişkileri germesinin yanı sıra TSK’nın savaş gücünü zayıflattığını, bunun dolaylı olarak NATO gücünü de zaafa uğrattığını” anlatmıştı.
“Bizi istemediğimiz sert tedbirler almaya zorlamayın” diye uyarmıştı.
Fakat... Sonuç alınamamıştı.
Bunun üzerine Türkiye, 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle ABD’ye ait Türkiye’deki 21 üs ve tesis kapatıldı.
Amerikan bayrakları indirilerek yerine Türk Bayrakları çekildi.
Bunlara “İncirlik Üssü” de dahildi.
Bu “sert ve kararlı” tavır ABD’yi epey sarsmıştır.

Ambargo 1978’de kaldırıldı, ancak kapatılmış tesisler, Demirel hükümetini deviren 12 Eylül yönetimi tarafından 18 Kasım 1980’de tekrar açıldı...

5 Eylül 2015 Cumartesi

O BİRGÜN GELECEK

 Ah dostum! Bilmez miydin ki, bir gün .......

   Hadi oğlum, dersine çalışsana!" dedi, yalvaran gözlerle annesi...

   - "Bir gün" dedi ve uyumasına devam etti çocuk.

   Zaman su gibi akıp geçti. Bir-iki yıl hazırlık kursu aldıktan sonra üniversiteye girebildi. Bir gün fakülte arkadaşlarının;

   - "Bizimle cumaya gelmeye ne dersin?" teklifine,

   - "Siz gidin bir gün olur ben de giderim." diye kaçamak bir cevap verdi.

   İkinci sınıfa geçemeden fakülteden atıldı,

   - "Bir gün" olup da çalışmak nasip olmadığından... İşsiz güçsüz dolaşırken, bir arkadaşı elinden tutup onu bir işe yerleştirdi...

   Gün geldi, evlendi, çocukları oldu... Arkadaşı ;

   - "Çocuklarına imandan, ahlâktan, kültürden bahsetsen, çok boş yetişiyorlar." dediğinde,

   "Daha küçükler, hele büyüsünler." dedi.

   Çocuklar büyüyüp, sorular sormaya başlayınca, onlara geçiştirici cevaplar vermeye çalıştı, ama bilgisizliğini bir türlü gizleyemedi, içinde bir eziklik hissetti. Bildiği bir şey vardı, bilgisizliğini yenebilmesi için, kitap okumalıydı...

   - "İnsan neydi, niçin vardı?"

   Evvelâ bu mevzu ile alâkalı kitapları taradı. Bulduğu kitap sayısı bir düzineyi geçmişti. Kasaya doğru ilerlerken, kitapların fiyatlarını şöyle bir hesapladı, olduğu yerde kaldı:

   - "Şimdi param az, elime toplu para geçecek nasıl olsa, o zaman gelir alırım." diye tasarladı ve dönüp kitapları yerine bıraktı.

   Eline para geçti, ama kitapçıya uğramak aklına gelmedi...

   Uzun bir aradan sonra işe giderken yolda sakat bir dilenci gördü, para vermek geldi içinden;

   - "Neyse?", dedi. "Dönüşte de verebilirim."

   İşine yaklaşırken bir salâ sesi duydu, dikkat kesildi; meğer bir yakını vefat etmiş!

   İçine bir huzursuzluk çöktü, "Ya ölüm bir gün yakama yapışıverirse, zaten yaş da ilerlemekte..." diye düşündü.

   Kendi kendine, "Artık iç dünyama çeki düzen verme vakti gelmedi mi?" diye sordu. Cevabı, tereddütsüz "evet" ti ama işler de bu aralar hayli yoğundu...

   - "Hele bir yaza varalım, tesislerin açılışını yapalım, düşünürüz." dedi yine, Allah'ın günleri bitmezdi ya!..

   Bir iş dönüşü gecekonduların arasından geçerken, çileli yılları geldi aklına bir burukluk hissetti...

   Hay Allah!.. Bu göz yaşları da neyin nesi? Duygu selinin tazyikine daha fazla dayanamayıp, gözlerden sızan yaşlar, çağlayan oluverdi... Dermanı kalmayınca, çömelerek ağlamasını sürdürdü...

   Tarifsiz hislerle çatladı ruhu, gözlerini silerek; "Bunları kaleme al-malıyım!" diye mırıldandı...

   Yine "bir gün" dedi;

   - "Gün gelir yazarım duygularımı..."

   - "Gün Olur Bin Aya Değer" di ama, bilmeliydi ki, o güne ulaşabilmek için, her günün kadrini bilip çabaları kilometre taşı yapmalıydı...

   "Bir gün" ... Salâ sesiyle mahalle, sessizliğe büründü. Eş-dost, cenaze namazı için cami avlusunu doldurdu...

   İşe giderken, dikkatsiz bir şoförün kullandığı arabanın çarpmasıyla hayatını kaybeden "o adam" ın vefalı bir arkadaşı da, "er kişi" nin naşı önünde saf bağladı...

   Namaz boyunca, hep "bir gün" ile geçiştirilen günleri acı acı düşündü...

   Cemaat dağılmaya başlayınca, tabutun başına geldi, imamın süzen bakışlarına rağmen elini tabutun üzerine koyarak şöyle fısıldadı :

   - "Ah dostum! Bilmez miydin ki, bir gün olup da böyle bir güne varacağını?"

Selam ve dua ile inşALLAH..!

13 Eylül 2014 Cumartesi

NASIL BAŞARILI OLUNUR ?


Başarılı mı, baş ağrılı mı?


BAŞARILI MI BAŞ AĞRILI MI?

Hayatta birçok şey için uğraşırız. Birçok şey için kendimizi yıpratırız. Bir çok şey için nefes alıp veririz ve bir çok şey için tonlarca engellere karşı yılmadan göğüs gereriz. Hayat bu açıdan çetin bir mücadele, bizler ise bu sıklet karşısında genellikle güçsüz birer adale.. Peki, hayatta yapmak istediğimiz, arzu ettiğimiz bu kadar şey karşısında kendimizi ne zaman "başarılı" deriz. Bence hayatta gerçekten başarılı olmak için önce" başarı nedir " onu bilmek gerekmektedir. Bundan dolayı bu gün "başarı "kelimesi üzerinde duracağım.

Öncelikle şu soru önemli: Başarılı insanların başarılı olmalarını sağlayan doğuştan getirdikleri yetenekleri var mı?

Bu soruya birçok düşünür farklı cevap vermiş. Kimi var demiş kimi yok demiş kimi ise belli düzeyde her kişinin belli alanlara temayülünün olduğunu belirtmiştir. Bence her insanın genetik olarak getirdiği bazı özellikleri, bazı yatkınlıkları vardır. Bu alanlar çerçevesinde birey başarıyı ararsa hayattan tatmin olma olasılığı daha yüksektir. O zaman başarının formülünde ilk yazılması gereken öge, değer, değişken doğuştan getirdiğimiz meziyetlerimizdir.

Peki, başarılı olmak demek sonuçta istenilene ulaşmak mı demek yoksa süreci istenilen uğrunda harcamak mı demek. Vakti eheme sarf etmek mi demek, sarf edilen vaktin getirisini beklemek mi demek. Bu bize sonuç ve süreç bakımından başarıyı tanımlamamız gerektiğini göstermektedir. Peki süreç bakımından düşünürsek bizim başarılı olmamız için ne yapmamız gerekmektedir. Ünlü bir düşünürün dediği gibi "Dünya sana bir şey verdi ise mutlaka bir şey almak için vermiştir. Yani emeksiz yemek, ağlamayana meme verilmez. Başarı her zaman bir diyet ister. O zaman formüldeki ikinci kavram, değişken diyettir.

Peki çalıştık çabaladık, diyetimizi verdik. Olduk mu başarılı? Bu esnada zihinlerimizi şu soru kurcalar: Biz niye çalışıp çabaladık? Biz ne için kendi hayatımızdan vakti, nakdi çaldık? İşte bu sorunun cevabında beklediğimiz şey mükâfattır. Bunu da formülümüzün başka bir değişkeni olarak kayıt ediyoruz.

Peki, doğuştan gelen bir meziyetimiz, yeteneğimiz vardı. Biz bu alanda kendimizi geliştirdik, bir diyet ödedik hayata sonunda da mükâfatı aldık. Olduk mu başarılı? Bence olmadık çünkü bu yaptıklarımızın uğruna değecek bir amaca ihtiyacı vardır. Gerçekten başarılı olmak için o amaca müteveccih bir niyetimizin, hem de salih, halis bir niyetimizin olması gerekmektedir. Yoksa yaptığımız şu şeyler karşılığında aldığımız, mahdud bir süre için yüzümüzde, gözümüzde beliren sürurdur. Her insan önceki saydığımız üç şeyi yapıp başarılı olabilir. Ama salih olmayan niyetle, ulvi bir amaca yönelmeyen bir niyetle yapılan bu uğraşlar kişiyi başarılı değil, baş ağrılı yapar. Ona bunu gösterecek gösterge ise hayatın kendisinin beyhudeliğini başkalarına anlatmak için kullandığı zamandır. Zaman yaman denilen delikanlıları bir solukta saman alevinin söndüğü gibi söndüren azmandır.

İşte ben ilk üç değere göre başarıyı tanımlayanlara baş ağrılı, dört aşamayı yapana ise muvafık diyorum. İşte muvaffakiyetin formülü:
Muvaffakiyet= niyet + diyet + meziyet + mükafat

3 Eylül 2014 Çarşamba

GENÇLEŞTİREN BİTKİLER

Cildi Gençleştiren Bitkiler

Herkes daha genç görünmek ister. Bunu nasıl yapacağımız ise kafamızdaki soru işaretlerinden biridir.
Herkes daha genç görünmek ister. Bunu nasıl yapacağımız ise kafamızdaki soru işaretlerinden biridir. Cilt uzmanlarının söylediği doğal ürünlerle cildi gençleştirmek mümkündür. Bu yöntemlerden biride  cildi gençleştiren bitkilerdir.    Gençleşmenin en sağlıklı yöntemi budur. Rahatlıkla aktarlarda bulacağınız bitkilerle hoş ve güzel görüneceksiniz.
Cildi Gençleştiren Bitkiler ve Çeşitleri
Sizin için uzmanlardan aldığımız birkaç  cildi gençleştiren bitki  tarifleri aşağıdadır.
  • Papatya İle Gençleşmenin Yöntemi
Gereken tek şey bir tutam papatya ve sudur. Suyun içine attığınız papatyayı kaynatınız. Daha sonra süzünüz. Uygulaması ise havluyu bu karışımla ıslatıp yüzünüze koyunuz. Daha sonrada temiz bir havluyu soğuk suyla ıslatınız ve hemen cildinize koyunuz. Bekleme süresi bir dakikadır. Bu işlemi bir soğuk bir sıcak şeklinde devam ettiriniz. Sonuncusunda cildinize soğuk kompres uygulayarak işlemi bitiriniz.
  • Şamdan Çiçeği İle Gençleşmek
Kullanacağınız malzemeler 1 tutam şamdan çiçeğini 2 fincan kaynar suya koyunuz. Yarım saat süreyle demlenmesi gerekmektedir. Suyunu süzünüz ve temiz cilde uygulayınız. Günde mutlaka 2 kere yapınız. Bu karışım yüzünüzde kuruduktan sonra nemlendirici kreminizi cildinize uygulayınız.
  • Gül Suyunun Mucizesi
Temizleyicilere dünyanın parasını vermenize gerek kalmayacak bir bilgi vereceğiz sizlere. Gül suyu cildi temizleyen en güzel üründür. Dilediğiniz kadar gül suyunu cildinize uygulayabilirsiniz. Cildinizi en çok gençleştiren işlem budur.
  • Greyfurt İle Gençleşme Sırrı
1 adet greyfurtla gerçekleştireceğiniz değişime siz bile inanamayacaksınız. Bu meyvenin cildi nemlendirme ve yenileme özelliği vardır. Greyfurdu sıkmanız bu işlem için yeterlidir. Akşamları boynunuza ve yüzünüze sürmelisiniz. Bekleme süresi yarım saattir. Daha sonra yüzünüzü kesinlikle ılık su ile yıkamalısınız. Bu işlemden 5 dakika sonra nemlendirici kreminizi sürünüz. Bu işlemi düzenli bir şekilde yaptığınızda etkisine inanamayacaksınız.
  • Kiraz suyu
10 veya 15 adet kirazın suyunu çıkartınız. Cildinize sürünüz ve yaklaşık 15 dakika beklettikten sonra soğuk suyla cildinizi temizleyiniz. Yalnız uygulama yapmadan önce cildiniz mutlaka temiz olmak zorundadır.

22 Nisan 2014 Salı

TÜRKİYE'DE OBEZİTE TEHLİKESİ

Türkiye'de obezide son 12 yılda yüzde 44 oranında arttı

Cihan Haber Ajansı
22 Nisan 2014 Salı, 12:32
Türkiye'de obezide son 12 yılda yüzde 44 oranında arttı
Bursa Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi hekimlerinden Uzm. Dr. Münir Baybars Türel, Türkiye'de insanların obezite riski altında olduğunu açıkladı. Türel, "Türkiye'de en önemli kalp damar hastalıklarının faktörlerinden bir tanesi obezite, yani aşırı şişmanlık. Maalesef bu oranlar hızla artıyor. Sigarayı azaltma konusunda ki başarıyı bu konuda gösteremedik. Yakın zamanda yapılmış iki ayrı araştırmada da obezite oranları son 12 yılda yüzde 44 oranlarında artmış. Bu dünya da ki en önemli oran artışı obezite konusunda." dedi.

Bursa Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi, 9. yıl kuruluşunu düzenlediği basın bilgilendirme toplantısı ile kutladı. Hilton Bursa Otelde düzenlenen basın toplantısında hastanenin gelişimi ve hedefleri hakkında bilgiler verildi. Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Op. Dr. Nuri Daştan, hastane hakkında bilgi verdi. Hastaneyi 2003 yılında kurduklarını hatırlatan Daştan, "Bursa’da açık kalp ameliyatlarına olan aciliyet ve ihtiyaç daha ön sırada olduğundan branş hastanesine yönelip 9 yıl önce Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi’nin kuruluşunu yapmıştık." şeklinde konuştu.

Bugün itibariyle 16 uzman 3 pratisyen hekim, 179 çalışanıyla ayda 700 anjiyo, 90-100 açık kalp ameliyatı yapan bir hastane olduklarını bildiren Daştan, hali hazırda erişkin kalp hastalıkları ve cerrahisiyle ilgili işlemler yaptıklarını söyledi. Elektrofizyolojisinden en komplike kalp ameliyatlarına kadar hemen hemen tüm vakalara cevap verdiklerini anlatan Op. Dr. Nuri Daştan, ayda 11 bin ve 12 bin hastaya hizmet verdiklerini anlattı.

Gelinen noktada talep hızla artarken yer darlığı çekmeye başladıklarını anlatan Daştan, bu nedenle Marmara’nın incisi Bursa'da dünya standartlarına sahip modern bir kalp hastanesi kurmak için hemen bitişiğinde 5 dönümlük arsa alarak 24 bin metrekare kapalı alana sahip 120 yataklı yeni bir hastane projesi için çalışmalar başladıklarını aktardı. Bu kapsamda modern teknoloji ve imkanlarla ve uygun fiyatla Orta Doğu ve Balkanlar'dan hasta kabulüne hedeflediklerini anlatan Op. Dr. Nuri Daştan, 8-10 yıldır SUT fiyatları devamlı düşüş gösterdiğinden özel sağlıkta devamlılık için sağlık turizmine şiddetle ihtiyaç duyulduğunu bildirdi.

TÜRKİYE'DE OBEZİTE TEHLİKESİ

Uzm. Dr. Münir Baybars Türel, yaptığı bilgilendirmede Türkiye'de özellikle obezitenin dünya ortalamalarına göre alarm verdiğini söyledi. Doktor olarak bir misyonlarının da kalp hastalıklarının gelişmesini önlemek olduğunun altını çizen Münir Baybars Türel, şunları söyledi: "Doktor olarak en önemli görevlerimizden biri de toplumun duyarlılıklarını artırmak. Bu konuda da önemli çalışmalar yapıyoruz. Türkiye'de en önemli kalp damar hastalıklarının faktörlerinden bir tanesi obezite, yani aşırı şişmanlık. Maalesef bu oranlar hızla artıyor. Sigarayı azaltma konusunda ki başarıyı bu konuda gösteremedik. Yakın zamanda yapılmış iki ayrı araştırmada da obezite oranları son 12 yılda yüzde 44 oranlarında artmış. Bu dünya da ki en önemli oran artışı obezite konusunda. Şu anda genel olarak obezite oranlarımız yüzde 30'ların üzerinde, bayanlarda biraz daha fazla yüzde 45'ler civarında. Bunlar maalesef dünya birinciliğine yakın bir sonuç sağlayan değerler. Diyabet oranlarımız artıyor. Dünya sağlık örgütüne göre 2030 yılında yüzde 30 oranında olması öngörülüyor Türkiye'de. Şu anda diyabet oranı Türkiye'de yüzde 16-17 civarında. Yani Dünya Sağlık Örgütünün öngörüsünün bile üzerinde. Yüzde 5 civarında çünkü. Bunun en önemli sebebi ise obeziteye bağlı kilo artışları."

17 Nisan 2014 Perşembe

ALDATANLARA BU SEFER OLSUN KANMAYIN

                               ZINDIKAYA ALET OLMAYIN !

571 Yılında doğan güneş insanlığı zulmet karanlıklarından kurtarmış ve adalet nuru ile aydınlatmış,bundan sonrada  aydınlatmaya devem edecektir.Küfür ve iman mücadelesi ilk insanla başlamış kıyamete kadar sürecektir.Peygamberimizin getirdiği bu nuru kimse söndüremeyecektir.
Bu vesile ile bütün Müslümanların Kutlu Doğum Haftasını tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim.
İnsanlığın düşmanı olan cehalet ,zaruret ve ihtilaf bil hassa Müslümanlara çok büyük zararlar vermektedir.Ehli küfrün mensupları bir yolunu bulup Müslümanları kendilerine hizmet ettirmektedirler.Dünyada bulunan bir çok Müslüman ülke insanları ya ehli küfür tarafından yada başlarındaki zalim idareciler tarafından zulme maruz kalmaktadırlar.Zındıka denen küfür ehli önce Müslümanların birlik ve beraberliğini bozarak fitneye alet olmalarını sağlamışlardır.Hasmını dost zanneden Müslümanlar bir sürü ayak oyunları ve aldatmalarla zalim yöneticileri alkışlayarak başlarına taç yapmışlardır.Kanını emen düşmanını, müslüman kardeşine tercih ederek onun bütün emellerini gerçekleştirmek için destek vermişlerdir.
Ülkemizde durum farklı mı? hayır .Düne kadar oy almak ve iktidar olmak için birbirlerinin her türlü hareketlerine göz yuman  güya dost ve ahbaplar bugün birbirlerinin boğazını sıkıyorlar.İktidarı elinde tutan ifsat komiteleri islamı siyasallaştırarak fitne tohumlarını ateşlemişler ve yürüttükleri gerilim politikalari ile toplumu iki düşman grup haline getirmişlerdir.
Ortada olmayan hayali paralel yapı öcüsü üreterek gizli ifsat komitelerinin ekmeğine yağ süren icraatlara başlamışlar.Balyoz, Ergenekon diyerek oluşturdukları itilal örgütleri mensuplarını önce içeri atıp sonra suçsuz diye tahliye ettirmişlerdir.Hayali oluşturdukları parelel yapı, mensubu diye güvenlik güçlerini ani yer değişiklikleri ile sindirmeye çalıştılar.
Seçimlerden önce büyük bir güç gibi halka lanse ettikleri parelel yapıyı, oylarının düşmesine etki edemeyince, bunlarında hiçbir varlığı yokmuş diyerek itibarsızlaştırma propogandasına başlamışlar.masum vatandaşlar arasına korku salıp, iş adamlarını haksız vergi cezaları ile cezalandırarak sindirmeye çalışmışlar.Kendileri  gibi düşünmeyen kim olursa cezalandırmak için düğmeye basmışlardır.
Devlet yönetiminde asıl olan halka sevgiyle yaklaşmak olması gerekirken milleti paralel yapıya karşı hasım cephe haline getirmişler.Yurt dışındaki faaliyet yürüten eğitim gönüllülerini tedirgin  ederek Nur camiasını baskınlarla sindirmeye çalışmaktadırlar.Ülkede bu zamana kadar çeşitli yayın evleri tarafından basılan Kuran tefsiri Rısale-i Nurlar bandrola tabi tutularak basımına yasak koymuşlar.
Netice olarak; kendilerini destekleyen dindar insanları rencide eden bir iktidarla karşı karşıyayız.Yakında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde milleti aldatmak için hangi yola başvuracaklar doğrusu onu merak ediyorum.İnşallah dindar kesim bu sefer zındıkaya alet olmaz.